Naci Konyar
Altmışlı yıllarda en çok tirajı olan gazetelerden biri Hürriyet Gazetesiydi. Hikmet Feridun Es bu gazetede gezi yazılarıyla adını duyuran ünlü bir gazeteciydi. Türk Edebiyatı Dergisinde okuduğum bu gazetecinin kırk gün süren Amerika gezisinde Türkiye’den Amerika’ya göç eden Ermenilerin yaşadığı ve ‘Gizli Ermeni Kabesi’ denilen Fresno şehrinde gördüklerini ve yaşadıklarını anlatan bir yazıyı ilginç bularak okuyucularımla paylaşmak istedim…
Gazeteci Amerika’ya gittiğinde pansiyon aramak için Fresno sokaklarını adımlarken dükkanların levhalarında Berberyan, Terziyan, Ahçıyan, Ekmekçiyan, Keresteciyan isimlerini okuyor.
Sıcak bir gece vakti bir evin penceresinden ‘Her taraf meyhanedir aşk ehline’ gazelini ‘Meded’ ler, ‘Yaşa’lar nidalarıyla söylendiğine kulak veriyor. Başka bir evden tavla pulu, zar şakırtısı ve bir erkek sesinin ‘Salla hanım, zar tutma’ şeklinde Türkçe konuşmalarına şahit oluyor. Evden eve bir kadının Türkçe ‘Pırlanta’ya söyle, Hafız Burhan’ın plaklarını alsın da gelsin’ dediğini işitince kendisini biran İstanbul Kumkapı’da zannediyor.
Kiralamış olduğu pansiyondan sabahleyin Fresno’yu gezmek için sokağa çıktığında nefis pide kokusunu alarak ramazan günlerini hatırlıyor ve ziyaret ettiği fırının duvarında ‘Pide’ kelimesinden bozma büyük harflerle yazılmış ‘Peda’ sözcüğünü okuyor. Yumurtalı, kabarık kabarık pembe ramazan pidelerimizin burada ‘Ermeni ekmeğine’ dönüştüğünü Amerika’da ‘Peda! Peda!’ diye her yerde her lokantada arandığını ve tanındığını görüyor.
Türk pastırmasını Gümrük idaresinin sıkı takibatı yüzünden Amerika’ya sokamayan Ermeniler, çareyi Fresno’da pastırma yapmakta bulmuşlar. Türkiyeli Ermeniler Amerikalıya güllacı da alıştırmış onu da sevdirmişler.
Gazeteci Hikmet Feridun Es bir Perşembe sabahında Fresno’nun köylü pazarında ‘Taze yumurta, taze yumurta’ seslerini duyuyor, alıcı ve satıcıların Türkçe pazarlık yaptıklarına şahit oluyor. Köylü pazarında Edremitli bir ermeni zeytinciyle, Vanlı yumurtacı tavukçuyla, bal satan Erzurumluyla et satıcısı Kayserili Agop efendiyle sohbet ediyor. Pazarcılar, bir şey almak isterseniz, iltifat olsun diye şerefinize bir şarkı söylüyorlarmış. Bu şarkı bir Konya şarkısı ve manalı pek meşhur şarkıymış:
Konya dedikleri küçük kasaba
Türk denilen millet benzer kasaba
Kesilen Ermeni gelmez hesaba diye başlayan ‘İntikam şarkısı’ olarak söylenen bu Konya şarkısını Fresno’da bilmeyen yokmuş.
Kırk gün boyunca Amerika’da kalan ve Ermenilerin çoğunlukta olduğu Fresno’daki Türkiyeli Ermenilerin çiftetelliden şiş kebabına, yemeklerden adetlerimize, pidelerimize kadar her şeyimizi benimseyecek kadar sevdiklerini, bize ait sevmedikleri bir şeyin olmadığını ama zevklerini, şarkılarını, danslarını, yemeklerini sevdikleri bir milletin kendisinden nefret ettiklerini yazıyor gazeteci Hikmet Feridun Es.
Bizden giden Ermeniler Amerika’da üç nesil vermişler. Yeni nesil Ermeniler bizim hakkımızda uydurulan korkunç cinayet masalları ile büyütülmüş, onlar propagandayı yaparken bizim kendilerinden nefret ettiğimizi ‘Ermeni’yi çiğ çiğ yemek istediğimizi’ aynen bu cümleyle söyleyerek düşmanlığı canlı tutmuşlar.
Türk kültürüne sanatlarıyla, sanat eserleriyle hizmet eden Ermenileri yok farz etmek demek kendimizi inkar etmek olur. Zira tarih bölüyor ama kültür birleştiriyor. Bizim nesil Adile Naşit, Danyal Topatan, Kenan Pars, Sami Hazinses, Nubar Terziyan, Vahi Öz, Figen Say’ın siyah beyaz filmlerini izlerken onların ermeni olduklarını hiç düşünmemiştir. Onları rolleriyle tanımış sevmiştir. Cem Karaca, Fedon, Ferdi Özbeğen, Özdemir Erdoğan, Zehra Bilir’in şarkılarını türkülerini zevkle dinlemiştir.
1965’li yıllarda Amasya Lisesinde Ermeni öğrenci arkadaşlarımız vardı. Lokanta işleten, kuyumcu, ayakkabıcı, semerci esnafımız vardı Amasya’da. Taşovada’da tek Ermeni aile bahçe komşumuz Savak amca, Ruiz Teyze ve oğulları Dikran’dı. 1970’li yılların başında Amasya’daki Taşova’daki Ermeni aileler İstanbul’a göç ettiler.
Hikmet Feridun Es’in yıllar önce bu yazdıkları dikkate alınsaydı siyasi diplomasinin yanına kültürel diplomasiyi de eklemiş olsaydık bugün Amerika’da bir Ermeni Diasporası olur muydu acaba?…
Yazımızın son cümleleri 2005 yılında okuduğum Yunanlı yazar ‘Dido Sotiriyu’nun ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya’ kitabının final cümleleri olsun.’
‘Şevket! Tanımadın mı yoksa beni?. Ben, senin dostun… Ben, senin arkadaşın!. Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket; Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik… Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!…
Ve sen… Kör Mehmet’in damadı. Hele sen! Neye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak durup dururken katletti kendi kendini!…
Bütün bu çekilen acı, bir kötü rüya olsaydı ah!… Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden! Sakakuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik!. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklerle bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere… Şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik…!
Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden Selam Söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin…
Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin.!
Komşumuz, güzel insanlar Ruiz Teyze’ye, Savak Amcaya ve oğulları Dikran’a Selam olsun…