Düşünemeyen Toplumun Sessiz Çığlığı
Müslüm SÖYLER'in toplumun düşünme yetisini kaybetmesine neden olan durumlara değindiği makalesi okunmaya değer.
Modern çağın en büyük paradokslarından birini yaşıyoruz: Bilginin bu denli erişilebilir olduğu bir dönemde, düşüncenin bu kadar kıtlaştığına tanıklık ediyoruz. Herkesin konuştuğu, ama kimsenin gerçekten düşünmediği bir zaman dilimindeyiz. Peki, neden?
“Vatandaş neden düşünemiyor? Neden kararsız kalıyor?” sorusu, aslında sadece bireysel bir sorgulama değil; toplumsal bir aynaya bakma cesaretidir. Bu sorunun cevabı, yüzeyde değil, derinlerde saklıdır. Çünkü mesele yalnızca bireyin zihin dünyası değil, o zihni şekillendiren sistemler bütünüdür.
Bir zamanlar düşünmek, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasıydı. Bugün ise düşünmek, çoğu zaman başkalarının düşüncelerini tekrar etmekten ibaret hale geldi. Sorgulayan bireylerin yerini, sorgulanan kalıplara teslim olmuş kitleler aldı. Artık insanlar “ben böyle düşünüyorum” demekten ziyade, “falanca şöyle diyor” diyerek kendi fikirlerini meşrulaştırma ihtiyacı hissediyor.
Bu durumun ilmi boyutuna baktığımızda, zihinsel tembelliğin ve bilişsel bağımlılığın arttığını görüyoruz. İnsan beyni, sürekli maruz kaldığı bilgi bombardımanı karşısında seçici düşünme yetisini yitiriyor. Sosyal medya algoritmaları, bireyin karşısına sadece kendi görüşünü destekleyen içerikleri çıkararak onu bir yankı odasına hapsediyor. Böylece kişi, farklı fikirlerle temas kurmadan kendi doğrularının mutlak olduğuna inanmaya başlıyor.
Medyatik açıdan bakıldığında ise tablo daha da çarpıcı. Medya artık sadece bilgi aktaran bir araç değil; aynı zamanda düşünce biçimlerini şekillendiren güçlü bir mekanizma. Bir yüzüyle X düşüncesini parlatırken, diğer yüzüyle Y düşüncesini öne çıkarıyor. Bu çok seslilik gibi görünen yapı, aslında bireyi kararsızlığa sürükleyen bir gürültüye dönüşüyor. İnsan, hangi sesin gerçek olduğunu ayırt edemediği noktada, düşünmeyi bırakıp taraf seçmeye yöneliyor.
Sanatsal ve toplumsal perspektiften baktığımızda ise daha derin bir kırılma ile karşılaşıyoruz. Sanat, bir toplumun ruhunu yansıtan en güçlü araçlardan biridir. Ancak bugün sanat üretmek yerine, sanatçı gibi görünmek daha cazip hale gelmiş durumda. Estetik kaygıların yerini görünür olma arzusu almış, derinlik yüzeyselliğe teslim olmuştur. Bu da toplumun duygu dünyasını sığlaştırmış, empati yetisini zayıflatmıştır.
Toplum olarak geldiğimiz noktada en tehlikeli dönüşüm ise “biz” olma bilincinin kaybolmasıdır. Artık “biz” değil, “onlar” var. Herkes bir grubun, bir ideolojinin, bir söylemin parçası haline gelmiş durumda. Bu parçalanmışlık, bireyin kendi öz benliğini kaybetmesine neden oluyor. Kendi düşüncesini üretemeyen insan, başkalarının düşüncelerini savunarak var olmaya çalışıyor.
Oysa düşünmek, cesaret ister. Sorgulamak, bedel ödemeyi göze almayı gerektirir. Bu yüzden insanlar düşünmekten değil, düşünmenin getireceği yalnızlıktan korkar. Çünkü düşünmek, çoğu zaman kalabalıklardan ayrılmak demektir.
Bugün geldiğimiz noktada, bilgi kirliliği ile cehalet el ele vermiş durumda. Bu cehalet, artık sadece bilgisizlik değil; yanlış bilgide ısrar etme halidir. En tehlikelisi de budur. Çünkü bilenle bilmeyen arasındaki fark kapanmazken, yanlış bilenle doğruyu arayan arasındaki mesafe her geçen gün daha da açılmaktadır.
Yine de umut tamamen tükenmiş değil. Çünkü her karanlık, kendi aydınlığını içinde taşır. Yeter ki birey, kendine şu soruyu sormaya cesaret edebilsin:
“Ben gerçekten ne düşünüyorum?”
İşte her şey, bu sorunun samimi bir şekilde sorulmasıyla başlayacaktır.
Tepkiniz Nedir?